Yaklaşık
51 saniye öncetarih
Yayınlayan
Ebru Kaplan
Hayatın hızı başımızı döndürüyor. Bir yerlere yetişmeye çalışırken, sosyal medyada saniyeler içinde videoları kaydırırken, iki dakikalık bir gecikmeye bile tahammül edemezken aslında neyi kaçırdığımızın farkında mıyız? Geçenlerde sinema dünyasından yayılan, kulaktan kulağa fısıldanan ve her satırı tokat gibi patlayan bir hikayeye denk geldim.
Hikaye bu ya; sadece 10 dakikalık bir yapım, “Yılın En İyi Kısa Filmi” unvanını alıyor. Meraklı bir kalabalık salonu dolduruyor, ışıklar sönüyor ve perde açılıyor.
Ancak filmde bir gariplik var. Kamera sabit. Sadece beyaz, bomboş bir oda tavanını gösteriyor. Bir dakika geçiyor, beş dakika geçiyor, altı dakika geçiyor… Tavan aynı tavan. Yedinci dakikaya girildiğinde salonda fısıltılar, homurtular başlıyor. “Bu ne biçim film?”, “Zamanımızı çalıyorlar!” diyerek ayağa kalkanlar, salonu terk etmeye yeltenenler oluyor. Modern insanın o meşhur, tahammülsüz sabırsızlığı devreye giriyor.
Tam sekizinci dakikada kamera nihayet hareket ediyor. Ağır ağır tavandan aşağı iniyor ve lens, yatakta hareketsiz yatan, omurilik felci bir kadının yüzüne odaklanıyor. Ardından ekranda tek bir cümle beliriyor:
“Bu engelli kadının hayatının her saatinde gördüğü sahnenin sadece 8 dakikasını size sunduk ve siz buna 8 dakika bile katlanamadınız! Hayatınızın her saniyesinin değerini bilin…”
Şimdi eğri oturalım, doğru konuşalım. Salonda isyan eden o seyirciler aslında biziz.
Bizler; otobüs otuz saniye geciktiğinde dünyayı başımıza yıkılmış sayan, önümüzdeki araç yeşil ışıkta bir an duraksasa kornaya yüklenen, hayatı hep bir “sonraki aşama” olarak yaşayan sabırsızlarız. Kafamızı istediğimiz an sağa sola çevirebilmenin, canımız sıkıldığında o sinema salonundan yürüyerek çıkabilmenin nasıl bir krallık, nasıl bir lüks olduğunu unutanlarız.
Bu hikaye bize sinema estetiği değil, ham bir varoluş gerçeği sunuyor. Bizim “Zaman kaybediyoruz” diyerek burun kıvırdığımız o sekiz durağan dakika, bir başkasının kaçamadığı, değiştiremediği, teslim olmak zorunda kaldığı koca bir ömür. Bizim sıkıntıdan patladığımız o boşluk, onun tüm dünyası.
Demem o ki dostlar; bugün nefes alırken, yürürken, hatta sadece sıkılma özgürlüğüne bile sahipken durup bir düşünelim. Şikayet ettiğimiz o “sıradan” hayat, belki de bir başkasının en büyük mucizesidir.
Bugün kafanızı tavana değil, hayata çevirin. Ve hala özgürce hareket edebiliyorken, her saniyenin hakkını verin. Çünkü hayat, bir sonraki sahneyi kendi iradesiyle seçebilenler için hala çok güzel.