Bizimle iletişime geçin

Köşe Yazıları

Geleceğin Vidalarını Sökenler

Yaklaşık

tarih

Geçtiğimiz günlerde bu köşede, teknolojinin zirvesine oynayan toplumlardan ve ülkelerden bahsetmiştik. Amacım, yönümüzü nereye çevirmemiz gerektiğine dair mütevazı bir fener tutmaktı. Ancak yazıya gelen yorumları okuduğumda, itiraf etmeliyim ki gözlerime inanamadım. Birkaç kez dönüp tekrar okumak zorunda kaldım.

Ülkemizden tamamen umudunu kesmiş olanlar mı istersiniz, yoksa teknolojinin aslında “hayırlı bir şey olmadığını” savunup bize sadece zarar getireceğini iddia edenler mi… Hatta bu distopik fikirleri bana “bak gör” edasıyla örnekleyenler bile vardı.

Sonra oturdum, düşündüm ve biraz araştırdım. Acı bir gerçekle yüzleştim: Biz, teknolojiye, ilerlemeye ve bilime gerçekten inananlar olarak meğer bu topraklarda birer azınlıkmışız.

Ortalıkta her şeyi bildiğini sanan, “bilgi” kategorisinde aslında sıfırı tüketmiş öyle bir kitle var ki, bazen onlara “canlı” demek bile içimden gelmiyor. Cahilliğin dibine vurmuşlar ama sorsanız her konuda bir fikirleri, her yeniliğe karşı bir bariyerleri var. İnsan hayret ediyor; acaba bu insanlar okuduklarını ne kadar anlıyorlar? Ya da anlama niyetleri var mı?

İlk Ateşten Korksaydık Ne Olurdu?

Zihnim beni ister istemez geçmişe götürdü. Televizyonun evlerimize ilk girdiği dönemi hatırladım. Hani o meşhur, sinema perdesine de aktarılan “Zeki Müren de bizi görecek mi?” sorusunu düşündüm ve gülümsedim. O günün saflığı, bugünün organize cehaletinden çok daha masumdu.

Peki, insanlığın bulduğu ilk ışığı, kontrol altına aldığı ilk ateşi düşünelim. Eğer o günün insanı da bugünün teknoloji düşmanları gibi baksaydı meseleye? “Ateş tehlikelidir, bize zarar verir, yaklaşmayalım” denilip üstü kapatılsaydı ne olacaktı? Muhtemelen hâlâ Yontma Taş Devri’nde, karanlık bir mağara köşesinde birbirimizin yüzüne bakıyor olacaktık.

Geçen yazımda çok basit, çok yapıcı bir öneride bulunmuştum: “Bugünün teknolojisi hakkında çocuklarımızı ve gençlerimizi eğitici, görsel içerikli eğlence merkezleri kuralım, onları geleceğe hazırlayalım” dedim.

Kötü mü ettim? Ama gelin görün ki kaç kişi sırf bu fikre bile karşı çıktı.

Herkes Üstüne Düşeni Yapsın

Bana her fırsatta “Sen gazetecisin, araştır” diyorsunuz ya; buyurun, ben işimi yapıyorum. Gece gündüz demeden araştırıyor, dünyayı okuyor ve önünüze koyuyorum. Ama sevgili okur, siz de size düşeni yapsanız, taşın altına elinizi koysanız her şey çok daha harika olacak, emin olun.

Elbette bu ülkede herkes kendi düşüncesinden sorumludur, herkes her şeyi beğenmek zorunda da değildir. Ama ricam şudur; lütfen muhalefetinizi, eleştirinizi cahilce yapmayın. Araştırmak, sorgulamak ve yazmak benim görevim, eyvallah. Fakat sizlerin de görevi körü körüne reddetmek değil; anlamaya çalışmak olmalı.

İKİ VİDA

Rusya’nın ücra bir köyünde, rayların vidalarını sökerken yakalanan bir köylü sorgu odasındaydı.

Müfettiş: “Binlerce insanın canına kastettiğinin farkında mısın? Neden söküyorsun o vidaları?”

Köylü:”Sadece bir vida beyim… Oltama ağırlık yapması için lazım. Ben kimseye zarar vermem. Hem tüm köy böyle yapar; bir vidayı sökeriz, birini bırakırız. Fizik dersinde öğrendik, yük dağılır, tren devrilmez.”

Müfettiş: “Delilik bu! Muhtar görmüyor mu bunu?”

Köylü: “Görmez olur mu? Karakolun ve kendi evinin kilitlerini bile bu vidalardan yaptırdı. Bedava sonuçta…”

Müfettiş: “Peki ya maaşınızı artırsak? Vazgeçer misiniz bu hırsızlıktan?”

Köylü: “Mesele para değil beyim, mesele alışkanlık. Adaleti ve ahlakı çocukken öğretmezseniz; büyüdüğümüzde cebimiz para görse de biz o vidaları sökmeye devam ederiz.”

Müfettiş, bu cehaletten dehşete düşerek raporunu yazmak üzere başkente giden trene bindi. Camdan dışarıyı izlerken kendi kendine mırıldandı: “Bu sefalet bir gün felakete yol açacak…”

Tam o sırada ray kenarında elinde iki tane vida tutan küçük bir çocuk gördü. Çocuk gülümseyerek el sallıyordu. Müfettiş dehşetle bağırdı: “Treni durdurun!” Ama çok geçti. Kulakları sağır eden o metal çatırtısı duyuldu.

Çocuk ne fizik biliyordu ne de “bir söküp bir bırakma” kuralını. O sadece büyüklerinden gördüğünü yapmıştı; ama yan yana iki vidayı birden sökmüştü. Tren devrildi. Cehaletin ektiği tohum, adaletsizliğin suladığı toprakta dev bir felaket olarak biçilmişti.

Suç veya suçlu kim?

Asıl suçlu kim mi?

Cehaleti normalleştiren toplum,

Çıkarı ahlakın önüne koyan düzen,

“Bir şey olmaz” kültürü,

Ve yanlışa sessiz kalan herkes.

Çünkü bazı toplumlar bir anda çökmez.

Önce vidaları gevşer.

– Anton ÇEHOV

Eğer bugün silkelenip kendimize gelmezsek, o Çehov hikayesindeki gibi cehaletin söktüğü vidalar yüzünden kendi geleceğimizin trenini devireceğiz. Ama eğer bilime, teknolojiye ve eğitime sımsıkı sarılırsak; işte o zaman gelişmiş toplumların arkasından bakakalmak yerine, en azından paçalarından yakalama şansımız olur.

Geleceği karanlık korkularla değil, bilimin ışığıyla inşa etmek dileğiyle…

Kalın sağlıcakla.
Ebru Kaplan

Okumaya Devam Et
Yorum yapmak için tıklayın

Bir Cevap Bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir