Yaklaşık
2 dakika öncetarih
Yayınlayan
Ebru Kaplan
Yine böyle bir vakitte, yazdığım haberlerin arasında bir mesaj düştü WhatsApp’tan.
“Kahramanmaraş’ta deprem oldu.”
Ardından Sabri Başkan’ın sesi geldi:
“Hadi gidiyoruz.”
İkinci kelimeyi ikiletmedik.
Ne plan vardı ne tereddüt. Dört bir yandan yollara düştük. Yardım bekleyen canlar vardı ve arama kurtarma ekipleri, kırk sekiz saatte yolu yararak bölgeye ulaşmaya çalışıyordu. Uçaklar birer birer havalanıyor, yollar daralıyor, soğuk iliklerimize kadar işliyordu. Yağmur, kar, rüzgâr… Hiçbiri durduramadı bizi. Depremzedelere ulaşmak için tek tek, sabırla, birlik içinde çalışıldı. Durum vahimdi, gerçekler acıydı.
Ben Maraş’a gazeteci kimliğimle gitmedim.
Bir fotoğraf çekmedim, bir satır yazmadım.
Allak bullak olmuştuk.
Daha önce defalarca arama kurtarma eğitimi almış, farklı saha çalışmalarına katılmış biri olarak şunu çok net söyleyebilirim: Bu bir eğitim değildi. Bu, bire bir gerçekti. Orada kimlik yoktu. Unvan yoktu. İhtiyaç listeleri bile yoktu. Orada sadece biz vardık. İnsanlık vardı.
Yirmi saatten fazla çalıştık. Dinlenmek neredeyse imkânsızdı ama beden bir yerde durmayı dayatıyordu. İki kartonu üst üste koyup yattık. Yemeğimiz iki dilim ekmek ve beş zeytindi. Zaman kavramı yoktu. Kardeşlik vardı. Dayanışma vardı. Soğuk çok fazlaydı. Sırt sırta verdik, yorulduk, birbirimize yaslandık. Yirmi saatte iki saat uyuduk. Her artçıda içimizden dua ediyorduk. “Bir can daha…” diye.
Çok can kaybettik.
Maraş’a gidişimizin ikinci günüydü. Görev verildi. Altı dükkânın üzerinde evlerin olduğu bir noktaya yönlendirildik. Aile, annelerinin içeride olduğunu söylüyordu. Mutfak tarafında olabileceğini… Molozlar o kadar yığılmıştı ki çatı diye bir şey kalmamış, her yer dümdüz görünüyordu.
Kepçe arandı. Ön tarafın açılması gerekiyordu. Bir tane bulduk, rica ettik. Molozlar kaldırıldı. Elimizde ne varsa çalışmaya başladık. Biz beş kadın güvenlik şeridi çektik, aileyi yaklaştırmıyorduk.
Sesli arama yapılmıştı. Hiç ses alınmamıştı.
“Belki yorulmuştur” dendi.
Belki…
Ama biz anlıyorduk.
Gözlerimiz, dudaklarımız hissizdi. Öyle olmak zorundaydık.
Saatler ilerledikçe ekip şefimiz güvenlik şeridini biraz daha geri almamızı istedi. O an anladım. Aile de aslında farkındaydı. Ama bir tanecik kız vardı… Gözlerimin içine bakıyordu. Ellerini ovuşturuyor, bir teyzesine, bir kuzenine, çocuklara sarılıyor, sonra yine yanıma geliyordu.
Birkaç dakika sonra gözlerindeki umutsuzluğu gördüm. Yüzü soğuktan kıpkırmızıydı. Akşam olmasına iki saat kalmıştı. Gerçek yavaş yavaş yaklaşıyordu. Battaniye istendi. Kız tam bağıracakken dur dedim.
“Gel bana sarıl.”
Sarılmıştı.
“Şimdi ağla kuzum,” dedim.
Ağladı.
Ağladık.
Annesi yataktan hiç kalkamamıştı. Kiriş üstüne düşmüştü. İnce, büyük bir özenle çıkarıldı melek anne. Sağlık ekipleri gelene kadar bekledik. O kadar çok yıkılmış bina vardı ki herkes bir yere yetişmeye çalışıyordu. Rapor tutuldu. UMKE geldi ve anne aileye teslim edildi.
Oradan ayrılırken kız yanıma geldi.
“Yüreğinin sıcağı için teşekkür ederim,” dedi.
Hayatımda duyduğum en ağır ve en güzel cümleydi.
Aradan iki yıl geçti.
Bilanço hâlâ ağır.
6 Şubat hâlâ kara bir gün.
Kurtarma ekipleri oradan ayrılırken kalplerini bıraktı. Biz de öyle. Yüreklerimiz hâlâ orada. Nereye gidersek gidelim, yaşadıklarımızla hâlâ o enkazların başındayız.
Selam olsun orada kalanlara,
selam olsun elini uzatana,
selam olsun insan kalabilen herkese.
Sürç-ü Lisan ettim ise af ola Kalın sağlıcakla
Ebru Kaplan / Yalova – 07.02.2026